Ozanköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ozanköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2012 Cuma

Hafif olması gereken yüreğim ağır

OZANKÖY
Anayoldan, artık pek kullanılmayan eski sahil yoluna sapmamış olsaydık küçük beyaz balıkçılları göremeyecektik.
Küçük bir koyda, karaya yakın, koyu, cilalı kayaların üzerinde oturuyorlardı. Dokuz on tane vardılar. Hemen arabayı durdurdum ve motoru söndürdüm. Tedirgin, kalkar gibi olan kuşlar yerlerine döndü. Yüzlerini ufka çevirdiler ve insanların becermesi artık mümkün olmayan bir sabırla, kıpırdamadan durdular. Benim göremediğim şeyler görüyorlar, benim düşünmediğim şeyler düşünüyorlardı. Ama ne?
Bugün birbirimizi anlamıyoruz ama, belki, öldükten sonra, ruhlarımız aynı dili konuşacak ve onlarla sohbet edip kainatın bu sulak bahçesinde küçük beyaz bir balıkçıl olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenebileceğim.
İnce bacaklı, kar beyazı bu mucize yaratıkları seyretmek harika bir şeydi. Nasıl bu kadar güzel olunabiliyordu? Ve neden?
“Çok şanslıyız,” dedim yanımda oturan arkadaşıma. Ekledim: “Kuşlar insandan korkarlar ama arabadan korkmazlar. Nedense.”
Onun, İstanbul’daki evinin mutfağında, bir muhabbet kuşu var. “Başımı, burnumu neredeyse tellere değecek kadar yaklaştırıyorum, kaçmıyor,” dedi. “Ellerimi uzattım mı kafesin en arkasına kaçıp panik sesleri çıkartıyor.”
Bir süre balıkçılları izleyip kuşların esrarengizliğini düşündük. Sonra motoru çalıştırdım, kalkıp uzaklaştılar, yola devam ettik.
Onları görmek otomobildeki keyfi yükseltti, gölgeleri kaldırdı, en son kaybolan şeyin ümit olduğunu hatırlattı.
Yanımdaki kadın çok eski bir arkadaşımdı. Kocasını birkaç yıl önce El Kaide’nin yaptığı bir suikastta kaybetti. Yaşgünü armağanı olarak onu Karpaz’da küçük bir motele götürüyordum.
Bulutlu bir gündü. Uzaklardan gök gürültüsü geliyordu. Bir yerlere son baharın ilk yağmuru düşüyor olmalıydı. Bir ara çiseledi ama arabanın camlarını kirletmekten başka bir iş başaramadı. Yaz gitmeye çalışıyor gidemiyor, sonbahar gelmeye çalışıyor gelemiyordu.
Az sonra sahilde kum zambaklarının çiçek açmış olduğunu fark ettim.
“Görüyor musun,” dedim, orasını işaret ederek.
“Evet,” dedi. “Her taraf çöp dolu. İğrenç.”
“Çöpleri değil. Çiçekleri görüyor musun?”
Bir süre baktı. “Evet, şimdi gördüm. Ama neden bu kadar çok çöp var?”
“Burada oturan Türkler kuzey Ak Deniz’in en pis insanlarıdır. Burası Kuzey Kıbrıs Çöp Cumhuriyeti’dir. Lütfen, neden diye sorma. Günümü berbat etme.”
Çok geçmeden azalmış, yorulmuş, yıldırılmış ama hala güzelliğini kaybetmemiş yerlere geldik. Sonra Balalan’ın yanından burunun güney kısmına geçtik ve kıyıdaki motele vardık.
Arkadaşım odasına çekildi. Mayomu giyip denize girdim. Gene çiseliyordu. Yüzerken, denizin üstünde, bulutların önünde, bir gökkuşağı belirdi. Gireni, çıkanı olmayan bir kapı. Az sonra ona paralel bir gökkuşağı daha çıktı. İlk defa ikiz gökkuşağı gördüm.
Deniz, tepeler, gökyüzü, bulutlar, gökkuşağı, esintideki hoş koku... Dünya nasıl bu kadar güzel olabiliyordu? Bu güzellik nasıl bu kadar az fark edilebiliyordu? Nasıl bu kadar büyük bir umursamazlıkla tahrip ediliyordu?
***
Hafif olması gereken yüreğim ağır çünkü kat ettiğim yol anılarla dolu. Denizden su ile birlikte onun da sesi geldi. Kumlardan çiçeklerle beraber o da çıktı. Yolun sağında uzayan dağ birlikte yürüdüğümüz ve bir gün yürümeyi düşündüğümüz patikalarla dolu. Yağmurlar düştüğünde Kantara kalesine giden yolda açacak olan siklamenler birçok defa bizi beraber gördü. Susuz bir derenin ikiye böldüğü, ekin dolu vadiye bakan tepedeki laleler her ilkbaharda geleceğimizi bilir.
Hafif olması gereken yüreğim ağır.

21 Eylül 2012 Cuma

Azat bezat, beni gözet

Ozanköy
Gün batımına doğru denize girdim, her zaman yüzdüğüm yere kadar açıldım.
Ayaklarımı çırparak olduğum yerde dönerken ve halime şükrederken, bir kuş, birkaç metre ileride, suyun üzerine indi ve kalktı. Serçeden küçük, karnının altında sarı, mat çizgileri olan bir kuştu. Balık mı avlıyordu?
Buralarda bazen gördüğüm, çılgın mavili yalıçapkınlarından değildi. Balık avlayamayacak kadar küçüktü, sanki. Gene suyun üzerine indi, kalkmaya çalıştı, birkaç santim yükseldikten sonra oturdu ve az durduktan sonra çırpınmaya başladı. Kanatları ıslanmış ve kalkamıyor olabilirdi. Belki uçuş acemisi bir yavruydu. Boğulabilirdi.

Yüzüp avucumu suya daldırdım ve kaldırıp onu avucuma aldım. Suya atladı. İkinci denemede başardım. Parmaklarımın ucunda durdu. Sağ ayağını baş parmağımla işaret parmağım arasında hafifçe sıkıştırdım. Ama, sanki, onu kurtarmaya çalıştığımı anlamış gibi, çırpınmayı bıraktı. Hareket etmeden, hafif ve sıcak, ellerini arkasına kavuşturmuş kaşif bir kaptan gibi, yüzü karaya dönük, avucumun içinde durdu. Kayalıklara doğru yüzdüm. Oradan genç bir çift suya iniyordu. Suyun üzerindeki elimde kuş olduğunu gördüler.
“Yardım edeyim mi?” diye bağırdı adam.
“Evet!”
Hızla bana yüzdü. Kuşu ona verdim. Avcunda kuş, kayalığa çıktı. Yerden havlusunu aldı. “Kurulamaya çalışıyorum,” diye bağırdı. Havluyu çadır gibi yapıp kuşu altına yerleştirdi. Denize geri döndü. Konuşmaya başladık. Koya yakın oturuyorlarmış.
“Rejim yapıyoruz,” dedi kadın. “Biraz da yüzelim dedik.”
Ana yol üzerindeki bir dükkanda petshop çalıştırıyorlarmış.
“Eve gidinceye kadar kanatları kurur. Onu avluda serbest bırakırız,” dedi adam.
“Yarın dükkana gelip rapor alırım.”
Eve gidince doğacı dostum Süha Umar’ı aradım. Kuşu tarif edince “İskete,” dedi. “Üç cinsi var. Seninki küçük iskete olmalı. Göçmendir ama kışı senin oralarda geçiriyor da olabilir.”
Cinsi ne olursa olsun, bir kuşu ölümden kurtarmıştık.

Amerikalıların uzaya fırlattığı “Voyager Bir” adlı uydu, 34 yıldan beri, güneş sisteminin dışına çıkıp yıldızlararası alana girmek için yolculuk yapıyor. Bugüne kadar 18 milyar kilometreden fazla yol kat etti. Bir tek kuşa rastlamadı. Belki de rastlaması için kainatın sınırına (öyle bir sınır varsa) kadar gidip buraya geri dönmesi gerekir.
Kimilerine göre kainat hayat kaynıyor. Ama kaynıyor olsa bile, yıldızlar ve yıldızların içinde döndüğü karanlıklarla karşılaştırıldığında, hayat kozmostaki en ender şeydir. Her canlı değerlidir.


Ertesi gün kuşun götürüldüğü petshop’a uğradım. “Dün eve geldiğimizde karanlıktı. Onu bir kafese koyduk. Bugün bırakacağız,” dedi plajdaki kadın.
Aklıma eski günler geldi. Çocukluğumda, kuş veya başka bir yaratık yakaladığımızda, büyükler bunun günah olduğunu, onları serbest bırakmamız gerektiğini söylerlerdi. “‘Azat, bezat, cennet yolunda beni gözet,’ de, bırak gitsin.”
Suyu içilebilen dereler, kuş dolu gökler, zehirsiz meyveler ve hormonsuz sebzeler gibi bu söz de kayboldu.
Benim için değil, ama.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Eylül

Akşamüzeri batmakta olan güneşin bahçeye uzattığı gölgelerden anlıyorum mevsimin değişmekte olduğunu.
 
Güneş, iki gölge arasında upuzun yatıyor, uykuda, canlı bir yaratık gibi. Çok geçmeden gölgeler yorgan gibi üstünü örtecek, sonra hepsinin üzerine de karanlık serilecek.
 
Bir sessizlik var. Sonbahar, nedense, hep sessiz gelir.
 
Günler kısalıyor.
 
Ağustosböceklerinin ötüşü kesildi. Serçeler saçakların altındaki yuvalarına dönüyor. Turistler kuzeye, kuşlar güneye göçtü. Arı kuşlarının, kırlangıçların seslerini duymuyorum artık.
 
Geceleyin dağdan gelip perdeleri içeri üfleyen rüzgar serin.
 
Av mevsimi açıldı.
 
İrisler topraktan dışarı çıkmaya başladı. Portakallar, limonlar, mandalinalar koyu yeşil, hızlı hızlı su topluyor.
 
“Abdullah, kazana odun doldur, ateşi de hazırla,” diyeceğim günler yaklaşıyor.
 
Bitki çayları. Fangrili çorba günleri. Kaşmir çorap geceleri. Sandıktan çıkan yorgan. İlk kazak. Geceleyin üşüyerek uyanmak ve kalkıp, ilk defa, pencereleri açmak yerine kapatmak.
 
Yakında, kucağımda bilgisayar yazı yazarken veya çay yaparken, düşen yaprakların süpürülmesinin sesini duyacağım.
 
Uzun geceler için yeni kitaplar ve DVD’ler ısmarlamalıyım.
 
Salonu boyattım, resimlerin yerini değişirdim. Alt katın yola bakan ve hep kapalı olan panjurları artık gece gündüz hep açık. Işık odaları genişletti.
 
Acaba ilk yağmur ne zaman yağacak? Acaba geçen seneki kadar çok yağmur olacak mı? Kuyu gene su dolacak mı? Bitkiler, sessiz çığlıklar atarak, hareket etmeden dans edecek mi?
 
Bin sene yaşasam yağmurun arkasından patlayan yeşilliğin, çam iğnelerinin ucuna dizilen yağmur damlalarının, süratle büyüyüp açılan çiçeklerin, toprak kokusunun, anemonların ve siklamenlerin, koparılmaya hazır mandalina ve yafa portakallarının güzelliğine doyamam.
 
Neden dünya bu kadar güzel iken bu kadar mutsuzluk var? Neden bu düzen böyle kuruldu? Çünkü kaynaklar kıt ve doğa en güçlünün tarafını tutuyor. Doğanın kitabında hak, hukuk, eşitlik, mutluluk yok. Üremek ve çoğalmak var. Bilinmesi mümkün olmayan bir nedenle, kainatın bu gezegeni, canlıların içinde hapis olduğu bu bostan, hep yeşil, güzel ve dolu olmalı.
 
Akşamüzeri, ilk defa, denizde benden başka kimse yoktu. Süt mavisi gökyüzünün altında su uyuyordu. İçeri açılınca boş limandan açılan bir balıkçı teknesi gördüm. Uzaktaki bir kotra suyun üzerinde unutulmuş beyaz bir bone gibi duruyordu. Karşıdan büyük başlı bir kuşa benzeyen büyük, kül renkli bir bulut belirdi. İzlerken, kim bilir hangi fizik kuralının etkisiyle, dağıldı, küçük parçalara bölündü.
 
Sonra, sahile yaklaşırken yirmilerinde, küçük bikinili, tombul bir kadının sağımdaki kayalardan usulca suya girdiğini gördüm. Küçük bir göbeği vardı. Kayalardan denize kolay girilen yeri bilememesinden buraya ilk defa geldiğini anladım. Yavaş yavaş, sırtüstü yüzerek yanımdan geçerken suda olmaktan ne kadar büyük haz duyduğunu gördüm yüzünde. Belki de bütün gün çalışmıştı. Eve gider gitmez, günü atmak ve serinlemek için, mayosunu giymiş buraya gelmişti.
 
Eve döndüğümde karanlık olmuştu. Elektrikler kesikti. “Bir mum yakmak karanlığa küfretmekten iyidir,” sözünü hatırlayarak bir mum yaktım ve ışığında duş alıp, ertesi sabah yaşamaya da ölmeye de hazır, erkenden yattım

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bayramın son günü: İlk bakışta aşk

Bazen insan ilk bakışta bir eve veya araziye de aşık olabilir. Olmalıdır da. Bu günlerde ev almak isteyen birkaç arkadaşıma verdiğim öğüt bu: Aşık olmazsan satın alma. İnsanın hayatının büyük bir bölümünü geçireceği yer, dönmek istediği, içinde bulunmaktan mutluluk duyduğu bir yer olmalı. Odaları, dışarıyı içeri getiren pencereleri, resimli ve fotoğraflı duvarları, yemeklerin pişirilip yendiği mutfağı, müzik ve film dolu salonuyla insana huzur ve zevk vermeli. Sevilmeyen ev ağır bir yüktür. Bitli bir palto gibi sırtında taşır onu. Aynen sevilmeyen bir vücut gibi.

İnsan aşık olmalı satın alacağı eve ve mümkünse, ev de ona aşık olmalı.

Yirmi seneyi geçti. Güneşli bir nisan sabahıydı. Geriye kalan tek menteşesinin üzerine yıkılmış, yağmurların eskitip gümüş para rengi verdiği bir kapıyı itip bir bahçeden içeri girdim. İncirin yanına kadar yürüdüm. Hava kokulu, ışık Akdeniz parlağı idi. Çevresinde beş on koyun, beyaz gömlekli bir çoban karşıma çıktı. Bir koyunun üzerinde bir güvercin duruyor, koyun nereye giderse onunla gidiyordu. İlk defa böyle bir şey görüyordum. Altı dönümlük toprağın sağ tarafı boydan boya servilerden bir duvardı. Arazinin sonuna kadar yürümeden kararımı verdim. “Alıyorum,” dedim beni oraya götüren kadına.

İlk bakışta aşık olmuştum ve aşkım o gün bu gündür azalmadan devam ediyor. Bu güne kadar beni sokakta bırakmadı. Her zaman yatağına aldı. Suyuyla yıkadı. Şömineleriyle ısıttı, pencereleriyle dışarının kokusunu içeri getirdi, manzaralar gösterdi. Kokum kokusuna, tozum tozuna karıştı.

Arkadaşım bu evi ve dönümlerini ne kadar çok sevdiğimi bildiği için bir gün bana “Sen burayı ne satabilirsin, ne bırakabilirsin, ne de başka yerde yaşayabilirsin” dedi.

Ona bunun doğru olmadığını söyledim. Bana inanmadı. Tapusu bende ama, ta başından beri, bu yer bana bir sahiplenme duygusu vermedi.

Hayat bir bulma ve kaybetme sürecidir.

İnsan bir şeye ne kadar bağlanırsa o şeyi kaybettiğinde hissettiği acı o kadar büyük olur. Bu nedenle, Zen ustalarının öğütlediği gibi (yoksa bunu ben mi uydurdum) insan sevmeli ama bağlanmamalı. Sevdiği insansa, onu serbest bırakmalı. Hiç kaybetmemenin yolu, hiç sahiplenmemektir.

Mala, paraya, şana şöhrete, nesnelere bağlanmak ise onları kaybetme korkusu içinde yaşamaktır. Her şey ödünçtür. Dinginlik veya dinginliğin başlangıcı, belki de, bu temel gerçeği kabul etmekle başlar.

İnsan her şeyin kiracısı olabilir ama hiçbir şeyin mal sahibi olamaz. Sadece giderken yanımızda götürebileceklerimiz gerçekten bize aittir. Onlar da bizimle geliyor mu, ya da biz bir yerlere gidiyor muyuz? Tanrı bilir

22 Ağustos 2012 Çarşamba

İsimleri isimlendirmek

Lale, sümbül, çiğdem gibi “soğanlı” çiçeklerin vatanı yazların uzun, sıcak ve yağmursuz olduğu yerlerdir. Soğan, hem tohumdur, hem bitkinin yaşamını sürdürmek için besin depoladığı ambar, hem de yazın içinde uyuduğu yer. Sonbaharda, toprak ıslanıp soğuyunca, günler kısalınca, soğan uyanır, kök ve yaprak büyütmeye başlar. Bir gün yaprakların arasından, bir sapın ucunda, muhteşem bir çiçek çıkar. Anadolu’dan başlayıp, Azerbaycan ve İran’ı geçtikten sonra Orta Asya bölgesinde ta Çin hududuna kadar uzanan bölge soğanlı bitki cennetidir. En büyük bitki zenginliği, açık ara, bizdedir. Avrupa, soğanlı çiçekleri, Türklerin İstanbul’u fethinden sonra, oraya yolladığı elçiler aracılığıyla tanımaya başladı.
 
Fatih’in Topkapı sarayında çalışan, bostanlarını eken ve şehrin meydanlarını çiçeklendiren 920 bahçıvanı vardı. Bu bahçelerdeki fazlalıklar, düzenli olarak, şehrin çiçek pazarlarında satılırdı. Bu bahçelerin sultanı lale ve sümbüldü. Çinileri, tabakları, sultanların giysilerini süsleyen lale çiçek aşığı Osmanlı hanedanının sembolü oldu.

Sultan II Selim, 1571’de, bu günlerde Suriye’de yerle bir edilmekte olan Azzaz’a ferman yollayarak 50.000 lale soğanı gönderilmesini emretti. Maraş dağlarından “50.000 beyaz, 50.000 gök mavisi” sümbülün sökülüp İstanbul’a yollanmasına dair Sultan III Murad imzalı bir ferman var.

Batılı elçiler, Taşkent, Semerkant, Buhara Türkmenistan, Baku ve Erivan üzerinden İstanbul’a gelen zambak, çiğdem, lale, sümbül, iris, düğün çiçeği, fritillari gibi batıda bilinmeyen çiçekleri Avrupa’ya yollamaya başladı. Ardından tüccarlar geldi.

15. Yüzyıl ortası ile 16. Yüzyıl ortası arasındaki yıllarda, Doğu’dan Batı’ya yollanan soğanlı çiçek miktarı bu tarihten önceki 2.000 yıl içinde yollananlardan yirmi misli fazladır.

Bu bilgilere bayramda karıştırmaya başladığım The Naming of Names (İsimleri İsimlendirmek) adlı kitapta rastladım. Yazarı Tulip (Lale) adlı kitaptan tanıdığım Anne Pavord.

The Naming of Names, bitkilere isim verme, cinslere ayırmanın tarihi olarak tarif edilebilir. Yüzyıllar boyunca batının en klas beyinleri bu işle uğraştı. Orta Asya’dan Batı’ya giden çiçek kervanı, yüzyıllar boyunca, çakılların üzerinden akan dere gibi, iz bırakmadan üzerimizden geçip gitti ve yükünü Batıya indirdi. Ne ilmini merak ettik, ne ticaretini yaptık ve ne de tarımını.

Biz şimdi bu çiçekleri ki çoğunun doğru dürüst Türkçe adı bile yoktur Hollanda’dan alıyoruz. Hollanda, Lale Devri diye bir devrin yaşadığı ülkemizi bir mevsim sonra çiçek vermeyen hibrit soğanlarla oyalıyor.

Türkiye söylemekten muhtemelen bıktırdığım gibi bitki zenginliği açısından dünyanın en zengin on ülkesinden biridir. Süratle yok olmakta olan bu servetin envanterini bile yapamadık. Yok oluşa en büyük katkıyı yapan da onu korumakla yükümlü politikacılar ve bürokratlardır. İstanbul Belediyesi Türkiye’nin kendi yerli lalelerini bulup çoğaltacağına hibrid lalelerle sokakları süslüyor.

Bu, sınıf ve bölge tanımayan cehaletin, meraksızlığın, ilgisizliğin, duyarsızlığın ve zevksizliğin sebebi ne?

Uyanış ne zaman?

21 Ağustos 2012 Salı

Sadaka ile yaşayan kadın

Ozanköy
Bayramın birinci günü Bach dinleyip börülce ayıklıyorum. Acı badem ve kurutulmuş gülle tatlandırılmış çay içiyorum.

Bir kelebek bahçeye açılan kapının camlarında çırpınıp duruyor. Dışarısını görebildiğine göre neden dışarı çıkamadığını, neyin kedine mani olduğunu anlayamıyor. Kalkıp kapıları açıyorum, bu defa salonun diğer ucunda, dağa bakan pencereye uçup onun camlarından dışarı çıkmayı deniyor. Geri dönüyor. Tam dışarı çıkacakken kapıdan ikinci bir kelebek giriyor. Bir süre eşikte zafer dansı yaptıktan sonra, o, kelebeklere has inmeli çıkmalı uçuşla, sessizliğin içinde uzaklaşıp gidiyorlar.

İnce belli bir arı üst kata çıkan merdivende asılı aynanın arkasına çamurdan yuva yapıyor. İçine yumurtalarını koyacak. Oturduğum yerden ara sıra vızıltısını duyuyorum. Üst kattaki pencere sürekli açık olduğu için oradan giriyor ve çıkıyor.

Vakit erken. Derin bir sessizlik var ve bu bayramın ilk gününün en çok sevdiğim yanı. Kimse çalışmıyor, kimse bir yere gitmiyor, kimse gürültü çıkarmıyor. Bach’ın (1685-1750) çello için yazdığı altı süitin sonuncu ve en şen olanını dinliyorum. Bach kadar dahi müzisyenler olsa bile artık böyle müzikler yazılamaz çünkü, o müziğin içine örülü, onun yaşadığı çağlara ait sükunet artık yok.

Bu parçalar, muhtemelen, gençlik yıllarında, Bach’ın küçük bir prenslik olan Cöethen’de kappelmeister olduğu yıllarda yazıldı. Neden ve kimin için, belli değil. Beşinci ve altıncı süitler çello için mi yoksa başka bir telli çalgı için mi, o da muamma.

Süitler ünlü İspanyol çellocu Pablo Casals tarafından 1920’lerde bulunup konserlerde çalınmaya başlanıncaya kadar, 200 yıl, unutulmuş, arşivlerde gömülü kaldı.

Bach birçok müziksever tarafından yaşamış en büyük besteci sayılır. Hayatta iken, besteciden çok, usta bir org çalar olarak biliniyordu. Patronluğunu yapan prensler ve şehir yöneticileri, bugün, her biri birer şaheser addedilen bestelerinin değerini anlamadılar. Kıt kanaat geçindi. Arkada bıraktığı eşi, Anna Magdalena, uzun yıllar hayırseverlerin yardımı ile yaşadıktan sonra bir tür düşkünler evinde öldü. Ölüm defterine Almosenfrau olarak kaydedildi “Sadaka ile yaşayan kadın.”

Hayat ortalama olanların tarafındadır. Sürüden kopanların çevresinde, her zaman, onları aşağı çeken bir sıradanlar konfederasyonu vardır. Sadece sanatta değil her sahada bu böyledir: Sıradanlık kraldır.

İncirin üstünde, bayramın birinci günü olduğunu bilmeyen, tanrı var mı yok mu düşünmeyen, günahsız ve sevapsız, bir saksağan ötüyor. Bayılıyorum bu sese. Ama onlar bana bayılmıyor. Eve yakın ağaçlara beni bahçede görmedikleri zaman gelirler. Yüz sene burada beraber otursak bana alışmayacaklar.

Dün sırtüstü yüzerken dönen leylekleri gördüm. Sürekli hareket halinde bir V biçiminde, tam üstümden geçtiler. 5, 10 dakika ara ile denizin üstünden üç grubun geçtiğini gördüm. Ben karşı buruna kadar yüzmeye kalksam herhalde yorgunluktan ölürüm onlar bir kıtadan diğerine uçuyor.

Ara sıra, yerdeki yaprakları uçuran, serinliğini pencereden içeri sokan bir rüzgar esiyor. Sonbahar geliyor. Lütfen ayağını çabuk tut. Bu sıcaklar beni öldürecek!

10 Ağustos 2012 Cuma

Kumlara basmadan denize girmiş olsan da yine gel

Bahçemde her mevsimde meyve var. Şimdi incir zamanı. Üç incir ağacım var. İkisi bir önceki ev sahibinden kaldı. Biri, asırlık olanı, ev kadar yüksek, diğeri duvar gibi geniş. Üçüncü incir evin batıya bakan duvarı ile bahçe duvarının kesiştiği yerde kendiliğinden çıktı. Temellere zarar vermemesi için onu kesip duruyorum ama yeniden, daha güçlü bir biçimde geri dönüyor. İtiraf etmeliyim ki bu kesme işini gönülsüzce ve yarım yamalak yapıyorum çünkü bu istenmeyen ağacın incirleri diğerlerinden daha geç olgunlaşıyor ve daha leziz. İncirlerin olmaya başladığı haberini kuşlar verdi. Kuşlar, nasıl derler, ağaçları kuşbakışı gördükleri için incirlerin yuvarlak, sert ve zehir gibi olma durumundan yumuşak ve tatlı olma durumuna geçişini benden daha iyi izliyor. Adem ile Havva’nın da farkına vardığı gibi, incir yaprakları iridir. Kuşlar ağaca konarken kanatları yapraklara çarpar, özellikle söz konusu olan saksağan, karga veya yabani güvercin gibi iri bir kuş ise, ta uzaktan duyulan bir yaprak çırpma sesi duyulur. O zaman incirlerin olgunlaşmaya başladığını anlarsınız.

Geceleyin yaprakları çırpan meyve yarasalarıdır. Eski Roma’da en önemli meyveler zeytin, ardından incir idi. Zenginler Roma dışındaki çiftlik tatil evlerinde bütün incir çeşitlerinden eker, olgunlaştıkları zaman yemeğe giderlerdi. Şimdi de aynı şeyi yapan zenginler var. İncir önemli bir besin maddesi olduğu için, bol olduğu zamanlarda, Roma, kölelerin ekmek tayınını beşte bir azaltılırdı. Gıda maddesi olarak o kadar değerli idi ki, eski Yunan’da en iyi kalite incilerin ihracatı yasayla yasaklanmıştı. Eski Romalılar inciri kutsal sayardı çünkü, mitolojiye göre, Roma’nın kurucusu olan Romulus ve Remus’u besleyen kurt bir incir ağacının altında dinlenirdi. Buda’nın da incir altında otururken aydınlandığı söylenir.

Akşam üstü bir tabak kutsal incir topladım. En çok, ellisine yaklaşmış kadın memesi gibi yumuşamış, hafifçe sarkmış, üzerinde çizgiler belirmiş olanlarını seviyorum. İncir toplarken, eskiden arkadaşım olan bir kadın aklıma geldi. Ona bahçeden meyve toplamıştım.

“Ben ağaçtan toplanan meyve yemem” dedi.

“Nasıl yani?” “Sadece süpermarketten alınan meyveleri yerim.” “Onlar nerden toplanıyor sanıyorsun?” “Biliyorum ama, işte öyle. Ağaçtan kesilen meyveyi yiyemem.” Bir başka kadını plaja götürdüğümde “Ben kuma basamam” demişti.

“Neden?” “Basamam işte.” Çok kızmıştım. Zaten plaja gitmeden önce kavga etmiştik. Artık böyle şeylere kızmıyorum. Acayip veya acayiplik yapan bir insanla karşılaştığımda, “O da öyle” diyorum. Herkesi olduğu gibi kabul ediyorum, herkesin olduğu gibi olmaya hakkı olduğunu da. Buda incir ağacının altında otura otura aydınlandı, ben de incir yiye yiye, belki. “Gel” diyorum, “gel, ne olursan ol yine gel, “İster ağaçtan meyve yeme, “İster kuma basmayan ol, yine gel, “Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, “Yüz kere marketten incir almış, “Kumlara basmadan denize girmiş olsan da yine gel.”

31 Temmuz 2012 Salı

Hey! Ben döndüm!

Ozanköy

Tatil sona erdi. Aslında tatil sona ermedi. İzin sona erdi. Çünkü tatil yapmadım. Burada kaldım. Her zaman ne yapıyorsam onu yaptım: Yazdım. Ama bu defa gazete değil, kendim için.

Sıcak ve nem, insafsız bir ordu gibi, beni kuşattı ve “Teslim ol canını bağışlayayım,” dedi. Teslim oldum.

Sıcakla başa çıkmanın yolu fiziki aktiviteyi en aza indirmektir.

Sabahları saat sekiz civarında kalktım, mayomu giyip köyün plajına gittim, yarım saat kadar yüzüp geri döndüm. Daha sonraki saatlerde yüzmek, sıcakta ılık banyo almak gibi. Yaz ilerledikçe Akdeniz sahilleri serinliğini kaybetti. En geç dokuzda, kumların üstünde can çekişen bir hamam suyu var.

Bahçede duş alıp giyindim. Kahvaltı yaptım. Bilgisayarın önüne oturdum. Saat üç civarında kalktım. Yemek yedim. Uyudum. Kalkıp çay içim. Akşam oldu. Bazen haberleri izledim, bazen izlemedim. Bardaklarca soğuk su içerek kitap okudum veya film seyrettim. Sonra bütün günlerin sona erdiği yere, yukarıya, klimanın serinlettiği odaya, uyumaya gittim.

Dün aşağı yukarı aynı idi, yarın farksız olacak.

Heyecanlı, değil mi? Geoff Dyer adlı İngiliz yazar diyor ki: “Hayat en çekilmez olduğu zaman bile çekilebilir: Korkunç olan, hayatı çekilmez yapan budur.” Hayatınız ne kadar sıkıcı olursa olsun, ne kadar dibe vurursa vursun, ona tahammül edersiniz, demek istiyor herhalde. Çekilmez hayat diye bir şey yoktur. Hayat çekilmez değil vazgeçilmezdir.

Ne diyorsunuz? Bence doğru söylüyor.

İnsan, her duruma, en çok kendini şaşırtan bir hızla, uyum sağlar. Bugün zenginsiniz, yarın, “Hayat en çekilmez olduğu zaman bile çekilebilirdir,” diye mırıldanarak sokaktan izmarit topluyorsunuz. Çareniz yok. Hayattan başka hayat yok. Hayatta alternatifi olmayan belki de tek şey hayattır.

Ben niye böyleyim, diye hiç düşündünüz mü? Ben nasıl ben oldum da başka biri olmadım? Beni ne ben yaptı? Geriye dönmek, hayatınızın bütün anlarını bir doktorun röntgen filmini incelediği dikkatle incelemek, bu soruların cevabını bulmaya çalışmak istediniz mi? Ben istedim. Aslında, iznimi bunu yapmaya çalışarak geçirdim.

Dünyaya insan olarak gelmek, kainat gibi, bir günün bir anında bir yerlerde, yoktan var olmak, en büyük ve en az incelenmiş muammalardan biridir.

Muamma içinde muamma içinde muamma.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Ondan vatanını almışlardı

Ozanköy
Öğleden sonra sıcağında bahçedeki nar ağacının üstünde ağustos böcekleri ötüyordu. Haziran sonu. Demek haziran sonunda çıkıyorlar.
Nar, selvi, badem ve zeytin ağaçlarının arkasında köyden davul-zurna sesleri geliyordu. Sünnet mevsimi başlamıştı. Birkaç gün önce bahçe kapısının altından atılan sünnet davetiyesindeki suratı asık çocuk resmi geldi aklıma. Askeri beyaz şapkası, kurdelesi, beyaz üniforması ve gömleğiyle, çocuk, canı sıkkın, gaddar bir Afrikalı diktatöre benziyordu. Demek bu akşam sünnet olacaktı. Köyde at üstünde dolaştırılıyor olmalıydı.
Elimdeki hortumdan kabakların kökündeki sıcak toprağa su fışkırtınca burnuma toprak, bitki ve gübre karışımı bir koku geldi. Burnum sancıdı. Bütün suların anası suyun topraktan çıkardığı kokudur. Telefon çaldı. Israrcı sesiyle beni sorunlar dünyasına çağırdı, aniden gelen felaketlerin eşiğine.
“Sipa ajansından Zafer’in arkadaşıyım,” dedi telefondaki tanımadığım erkek sesi. “Sizi arayabileceğimi söyledi. Bir sorunum var.”
Ses çok yakından geliyordu.
“Türkiye’de aleyhime dava var. Danimarka vatandaşlığına geçtim. Burada mimarlık yapıyorum. Türkiye’ye dönersem gözaltına alınabilirim. Yaz tatilimi Kıbrıs’ta geçirmek istiyorum. Türkiye’ye yakın ne de olsa. Bir sorun çıkar mı acaba?”
Türkiye ile Kıbrıs arasında suçluların iadesine dair bir anlaşma imzalanacak yakında, dedim. Riskli olabilir.
“Müdahaleden sonra kaçtım. İşkenceler başlayınca birkaç açık oturumda işkence aleyhine konuştum. Vatandaşlıktan attılar. Hakkımda dava açtılar. Dava dosyası kayboldu. Ama ben nerede olduğunu biliyorum. Tarsus doğumluyum. Orada.”
Havaalanındaki pasaport polislerinin önünde içinde aranan kimselerin isimlerinin yazıldığı alfabetik kartlar var. Kıbrıs’a girip çıkan insanların isimlerini bu kartlardaki isimlerle karşılaştırıyorlar. Başlangıçta yirmi-otuz kart vardı. On yıl sonra yüzlerce isimlik kart birikti.
“Danimarka pasaportum var. Gene bir şey olur mu?”
İsminizi değiştirdiniz mi, diye sordum.
“Hayır.”
Riskli olur.
Telefon numarasını verdi.
“Danimarka’dan bir şey isterseniz beni arayın.”
Ben telefondayken misafirler gelmişti. Açık pencereden onlara baktım. Dutun altındaki mermer masanın çevresinde içkilerini yudumluyorlar ve konuşuyorlardı. Yüzleri güneş yanığıydı. Sağlıklı ve neşeliydiler. Mavi gökyüzünde kırlangıçlar uçuşuyordu. Hafif bir rüzgâr ağacın dallarını oynatıyor, gül fidanlarını sallıyordu. Danimarka’daki adam böyle bir gökyüzüne böyle bir rüzgâra hasretti.
Telefonu kapatınca ne düşünmüştü acaba? Kıbrıs’a bile gidemeyecekti. Hapisten, işkenceden kurtulmuştu ve belki de iyi para kazanıyordu ama vatanına hasretti. Ondan vatanını almışlardı.
***
Notlarımın arasından çıkardığım, yayımlanmamış bu yazının tarihi 29 Haziran 1990’dır. Fethullah Gülen’in sürgün haberini yazarken aklıma geldi. Ne olmuştu acaba o adama? Onun gibi kaç kişi vardı? Bu günkü yönetimin şerrinden, ne olur ne olmaz diye kaç kişi yurtdışına kaçmıştı?
Keşke Erdoğan’ın “Bu sıla hasreti artık bitmelidir... Gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz’’ sözleri sadece Gülen’i kapsayan, kişiye özel bir davetiye olmasaydı.

1 Haziran 2012 Cuma

Kedi tarihi

Ozanköy
On binlerce, yüz binlerce yıl önce kedi adında, zeki ama tembel, bir hayvan varmış.

Av peşinde koşmaktan yorulmuş, bezmiş. “Bu hayat zor. Çalışıp beni doyuracak bir aptal bulmalıyım,” demiş.

Bütün dünyayı dolaşmış. Hayvanları teker teker izlemeye, onu besleyecek bir yaratık aramaya koyulmuş.

Süngerler. Sürüngenler. Gerçek dokusu olmayanlar. Gerçek dokusu olanlar. Radial simetrililer. Bilateral simetrililer. Kafatassızlar. Gerçek kafataslılar. Yarı sırtipliler. Tulumlular. Olumlular.

Başı kordalılar. Çenesizler. Gerçek çeneliler. Dört üyeliler. İki yaşamlılar. Giyimli kuşamlılar. Kuşlar. Memeliler.

Geçmişler, önünden, birer birer:

Sudan nefret, olmaz balık.
İnek imkânsız, çok alık.
Fare benden akıllı.
Panda çok fena kıllı.
Gergedan çamur içinde durur.
Penguen adamı dondurur.
Aslan yakaladı mı parçalar.
Tilki sadece kendi için çalar.
Kartalın ağzı kokar.
Arı kızdı mı sokar.
Leopar beni ham yapar.
Deve ekmek getirmez eve.
Maymun gayriciddi, hayatı seks ve oyun.
Kurdun ensesi kalın, dişleri keskin.
Ayı kışı uykuda geçirir, miskin.
Koala muasır medeniyetten uzak.
Yılan pusuya yatar, sessizce kurar tuzak.
Fil ezer ve unutmaz,
Karga benden de kurnaz.
Zürafa bir sola gider bir sağa.
Denizde mi, karada mı, bilinmez kaplumbağa.

Taam ümidini kesecekken, insanı görmüş, peşine takılmış, izlemiş, gözlemiş, çok geçmeden, “Aradığımı buldum,” demiş.

“Ön ayaklarını el yapmış, dikilmiş ayağa, bütün varlık eğlenirken, mesai yapıyor, hıyar ağa! Hem çalışkan, hem ahmak, bana ondan iyi kim bakacak?” Yaltaklanmış, kaltaklanmış, kucağa oturmuş, bacağa sürünmüş, âşık rolüne bürünmüş, yalamış, tırmalamış, nazlanmış, esnemiş ve gerinmiş, fare öldürmüş ve kuş yakalamış, mır mır etmiş, miyavlamış.

Bütün hayvanlar insandan nefret eder korkarmış. İnsan, sevilmeye aç. Esrarengiz ve zarif, ağırbaşlı ve akrobatik, kedi yılışarak ona yaklaşınca, şaşırmış ve sevinmiş. Ödüllendirmek istemiş. Yemeğinden bir parça vermiş.

“Sandığımdan kolay oldu,” demiş kedi. “İnsan bu sevgi numarasını yedi.” Seslenmiş: “Kişi kişi gel kişi, var mı senin gibisi, gel boynuna bakayım, mavi boncuk takayım.” İnsan başını uzatmış. Uzatış o uzatış.

M. Münir şöyle dedi:
Almayın eve kedi,
O uyur sen çalışırsın,
Mesaiye alışırsın.

Alacaksan ille de,
Düşmeyesin zillete,
Sen uyu o çalışsın,
Mesaiye alışsın.

Yetti tembellik ve naz,
Sen de keyif çat biraz.

18 Mayıs 2012 Cuma

Fil ayağı ağacının altında

Ozanköy
Doğa durmadan değişiyor. Taşın üstünde oturmuş, gölgedeki ağaçların arasından gelen esintinin keyfini çıkararak, güneş içindeki tarlayı seyrediyorum.

Çatalköy’den gelen traktörcü, birkaç gün önce, her mayısta yaptığı gibi tarlayı sürdü. Ve her zaman olduğu gibi tarlanın çok taşlı olduğundan şikâyet etti, ondan başka kimsenin bu taşlı tarlada traktörünü risk etmeyeceğini söyledi ve fiyatını yükseltti.

Aslında, evin bahçesini meydana getiren yedi dönümlük bu tarlayı sürdürmek istemiyorum. Ben hiçbir şey ekmiyorum, sağa sola sokuşturulmuş birkaç soğanlı çiçek, aloe vera ve kaktüs dışında. Canı isteyen gelip, kış ve ilkbahar yağmurlarıyla büyüyor. Tohum verip kuruyor. Yürüdüğünüzde iğneli, dikenli tohumlar takılıyor çoraplarınıza, paçalarınıza ve canınızı acıtıyor.

Hiç sürülmese tarladaki çeşitler artacak. En çok çeşit hep sabanın rahatsız etmediği yerlerde olur.

Küre dağlarının kıyısında dolaşırken, yerleşim yerlerinden uzak köy mezarlarındaki bitki çeşitliliğine şaşırmıştım. Köylüler ölülerini gömdükten sonra bir daha geri dönmüyorlardı. Her biri, içinde yürümesi olanaksız birer bitki çılgını yeşilliğe dönüşmüştü. Otların ve kır çiçeklerinin altında, kuş seslerini dinleyerek, yaşlılıktan yıkılıp düşen ağaçlarla tahta mezarlar birlikte çürüyordu. Hiçbir yerde ölüler bu kadar rahat uyumuyordur, diye düşünmüştüm. Bu güzellikte kötü ruh barınamazdı.

Kendi haline bırakılsa Türkiye’nin nasıl bir yer olacağını, mezarı korkunçluğundan arıtan bu mezarlıklarda görmek mümkündü.

Ama yangın tehlikesine karşı tarlayı, istemesem de sürdürmek zorundayım.

Doğa durmadan değişiyor. Bitmeyen sonsuz bir hareket. Mevsimlerin istasyonundan durak yapmadan geçen, başlangıç noktası ve varacak bir yeri olmayan bir tren. Penceresinden görülen her şey güzel ve yatıştırıcı.

Yapraksız çitlembik yaprak açınca yüzünü yelpaze arkasına gizleyen bir kadın gibi arkasını kapatıyor. Mersinde minik beyaz meyveler belirdi. Akasyanın, zangalağın çiçekleri geldi ve geçti. Zakkumlar çiçek açtı.

Bütün yürüyüşlerimde durup teker teker bitkileri izliyorum. Rüzgârda sallanışlarını, güneşi ışık ve gölgeye çevirişlerini, gölgelerini yere salışlarını, daha güzel olması mümkün olmayan güzelliklerini. Bazen merak ediyorum, acaba herkes benim gördüklerimi görüyor veya görebiliyor mu diye.

Taştan kalkıp eve doğru yürüyorum ve fil ayağı ağacının altındaki güneş yatağına oturuyorum. Yerlisi olduğu Güney Amerika pampa otlaklarında ombu (Phytolacca dioica) adı taşıyan ağacın açmaya başlayan salkım şeklindeki çiçeklerinde yüzlerce arı var. Nedense, arılar en çok bu ağacın çiçeklerini seviyorlar ve nedense sadece güneş doğmadan ve batmadan geliyorlar.

Arı kovanının içinde olmak böyle olmalı diye düşünüyorum uğultuyu dinlerken, hayır dinlerken değil, içinde yüzerken.

Zakkumlarda ve diğer çiçekli bitkilerde hiç arı yok. Nedir bu ağacı onlar için özel yapan?

Bir arı kulağımın etrafında uçuştuktan sonra saçıma konuyor ama kısa zamanda çiçek olmadığını anlayıp beni bırakıyor.

Güneş batıyor. Bahçe karanlık kuşanmaya başlıyor. Akşam ezanı okunuyor. Kurbağalar çıkıyor. Arılar fil ayağı ağacında uğuldamaya devam ediyor. Sonra birdenbire kayboluyorlar, ben de içeri giriyorum.

Ertesi sabah güneş doğmadan uyandığımda gene arıları duydum. Pencereyi açtım. Ağaçtan muazzam bir uğultu geliyordu. Ses, o kadar gür ve yekpare idi ki sanki arılar değil ağaç tarafından çıkarılıyordu. O kadar güçlüydü ki, sanki, ağaç motorlarını ısıtıyordu ve az sonra yükselip uzayın derinliklerine doğru kaybolup gidecekti.

4 Mayıs 2012 Cuma

Kalabalık bir yatakta

Ozanköy
Yatağa tek başına giriyorum, ışığı söndürüyorum, gözlerimi kapatıyorum, uykuyu çağırıyorum ama onun yerine başka şeyler geliyor. İnsanlar, olaylar, melodiler, tekrarlanan kelimeler. Hayatımın insanları. Bazıları ender uğruyor, bazıları zaman zaman, bazıları sık sık. Kimin ne zaman geleceği belli değil. Nerden geliyorlar, neden geliyorlar, geliş sıralarını kim tayin ediyor?
Yusufçukk. Yusufçukk. Yusufçukk.
Bir odada, yuvarlak yapmış beş-altı evlenmemiş, genç kadın oturuyor, sandalyelerde. Ben dışarıda, o dar, yüksek tavanlı koridordayım. Açık kapıdan izliyorum onları. Kadınların birer memesi dışarıda. Birbirlerinin memelerine bakıp konuşuyorlar. Bu manzara bana ne ilginç geliyor, ne sıkıcı. Dört-beş yaşlarındayım. Konuşmalarından anlıyorum ki birbirlerinin memelerini karşılaştırıyorlar. “Benimki çok küçük bee,” diyor biri. Yürüyüp mutfağa, seccadeli, tespihli, beyaz yemenili, koynu enfiye tenekeli, dişsiz anneannemin yanına gidiyorum.
Balkonda, cenaze arabasını, arkasından yürüyen insanları, çiçekleri çelenkleri izleyen bir çocuk var. Ölümün ne olduğunu bilmeyen o çocuk benim. Ölümü bilmiyorum ama daha beş yaşında yalnızlık ve can sıkıntısı ustası oldum. Yeni Cami’deki evimizin yanındaki evde oturan Faik Dayı geliyor, kaldırıma oturuyor, daha önce yaptığını hiç görmediğim bir şey yapıyor. Ağlıyor. Yalya’dan Lefkoşa’ya portakal taşırken Limnidi yakınlarındaki barikatta Rum askerleri kamyonunu durdurmuş. “İndir portakalları, silah araması yapacağız,” demişler. Portakalları teker teker indirmiş, sonra yeniden yüklemiş.
Faik Dayı yorgunluktan, kızgınlıktan, çaresizlikten ağlıyor. Eşi Seniha Hanım, kızları Sergüzeşt ile Ayşe, onlar da geliyor.
İç avluda, ipte, iç çamaşırları.
“Arılarımı yiyen eşek arılarını öldür, al paraları,” diyor arıcı Hristo.
Mihalaki üç yaşında. Ben ondan bir yaş büyüğüm. Ölüyor. Ağzından köpükler geliyor, yüzü morarıyor. Annesi çığlıklarla ağlıyor. Aralarında annem de olan beyaz yemenili Türk kadınları çevresini sarıp ona dokunuyorlar. İçinde su kaynayan bir kaptan çıkan buhar açık pencereden ormana uçuyor. Kimse beni fark etmiyor. Yirmi yaşlarımdayım ve yirmi yaşlarında vücudu bembeyaz bir kadını dudaklarından öpmek için uzanıyorum. “Öpme, soğan yedim,” diyor. “Boş ver,” diyorum. Kahkahalarla gülüyor.
Yusufçukk. Yusufçukk. Yusufçukk. Güvercinlerin çağırdığı Yusuf’a ne oldu?
Çocuklarım geliyor. Bahçıvan geliyor. Jack Nicholson. Sofie Grab¯l. Caroline Proust. Norveç’in Ankara eski büyükelçisi. Hindistan’a döndükten sonra kendini bir aşrama kapatıp tövbekar olan Şanta. Lacivert ve altın ipek bir sari giyiyor. Bir elinde sigara, diğerinde viski soda, gülüyor, aralıklı dişlerini gösteriyor. Bardağının çevresinde ve ön dişlerinde ruj.
Gün doğuyor meşeden/Yar geliyor köşeden/Rengini gülden almış/Kokusu menekşeden “Bana son defa sarıl,” demişti ama yatağa giyinik girmişti, son gece, rengini gülden, kokusunu menekşeden alan İ. Yüzü ıslaktı. Tek başına girdiğim yatağın içinde şimdi bir kalabalık var. Bütün mutsuzluklar düşüncelerden gelir. Kalbim durduğunda hissettiğim olağanüstü hafiflik ve haz, beynimin düşünme külfetinden kurtulmasından mı idi? Belki ölümü harika yapan düşüncelerin olmamasıdır. “Herkes dışarı,” diyorum. “Herkes dışarı!” Yavaş yavaş düş ve gerçek iç içe geçiyor, yatak boşalıyor, uykuya dalıyorum.

1 Mayıs 2012 Salı

Karıncalara kıymayın efendiler

Ozanköy
Bahçeye çıkmak için kapının koluna elimi götürdüğümde camların üzerinde, yerde ve duvarda bir sürü kanatlı karınca olduğunu gördüm.
Hepsinin yüzü dışarıya dönüktü. Dışarı çıkmaya çalışıyorlar, beceremiyorlardı. Kapının iki kanadını da açtım. Birkaç saniyede uçup kayboldular.
Nereden gelmişlerdi? Evde bir yerlerde bir karınca yuvası mı vardı? Yoksa, sakin olduğu için, kanat çıkarmak için buraya mı gelmişlerdi?
Yerine göre, ilkbahar veya yazda olan kanatlanma, her yıl tekrarlanan bir göç ve zifaf hazırlığıdır. Kanatlı karınca gördüğünüz zaman anlayın ki yerleşik bir karınca kolonisi yeni koloniler kurmak için sefer hazırlığındadır.
Kanatlı karıncaların bazıları kraliçedir. Bunlar daha iridir ve sayıları daha azdır. Daha küçük olanlar erkektir ve bunlardan daha çok vardır. Birlikte havalanırlar ve havanın akıntılarında yol alırlar.

Erkekler yetiştikleri kraliçe ile bazen havada, bazen yere konup sevişirler. Kraliçe birden fazla erkekle sevişebilir. Sevişmesini tamamladıktan sonra uçuşuna devam eder, yuva yapmaya uygun bir yer bulunca konar. Orta ve arka bacakları ile kanatlarını söküp atar. Bir daha hiçbir zaman uçmayacak, bu nedenle kanada ihtiyacı yoktur.
Sonra, büyük bir aceleyle bir delik kazar ve kendine bir bölme hazırlar. Burada yumurtalarını doğurur. Yavrular ortalama 8-10 haftada yumurtadan çıkar. Bu şekilde yeni bir karınca kolonisi başlamış olur.
Kraliçe, genellikle, bir daha delikten çıkmaz ve yaşamının geriye kalan kısmını yeraltında, karanlıkta geçirir.
Erkek karıncanın hayattaki tek görevi kraliçe ile çiftleşmektir. Sevişir ve birkaç gün sonra ölür.
Eski Yunan, kent devletlerinden meydana geliyordu. Kentler belirli bir büyüklüğe gelince yöneticiler gençleri başka bir yerde yeni bir şehir kurmaya hazırlamaya başlarlardı. Önce bir keşif gemisi gönderilirdi. Suyu, verimli ovaları, liman olmaya müsait koyları bulunan bir yer seçilirdi. Birkaç deneyimli yetişkinin gözetiminde, genç erkek ve kadınlar, meslek sahibi köleleriyle, buraya gönderilirlerdi.

Adriyatik, Ege, Karadeniz ve Akdeniz sahillerini bugün kalıntıları bulunan birçok eski Yunan kenti bu yöntemle kuruldu. Tarih kitaplarının yazdığına göre Eski Yunanlılar bu işte o kadar mahirmişler ki kurulan yeni şehirlerden bir teki bile başarısız olmamış.
Mübadele esnasında Ege ve Anadolu’dan ve daha sonra İstanbul’dan yollattığımız Rumlar tarih öncesi bu yerleşimcilerin çocukları idi.
Yunanlılarınki karıncaların yöntemine benzemiyor mu? 1950’lerden başlayarak Anadolu’dan İstanbul ve diğer kentlere, 1960’lardan başlayarak Almanya’ya göç edenler de birer kanatlı karınca idi.
Araştırmak için Google’a girdiğimde, kanatlı karıncalar bölümünde çoğu girdinin karınca öldürme ilacı ile ilgili olduğunu gördüm.
Onları öldürmeyin. Bırakın uçup gitsinler. Zaten birkaç kraliçe dışında hepsinin birkaç günlük ömrü var. Bırakın yeni karınca kolonileri kurulsun, yeryüzünde yaşam oluştuğu gibi devam etsin.

27 Nisan 2012 Cuma

Gözler neyi görür, neyi özler

OZANKÖY
Birkaç gece önce idi. Yatak odasının ışığını kapattım ve o anda dünya kapkaranlık oldu. Sanki ışığı kapamamıştım da kör olmuştum. Normalde, ışık sönük olduğunda, sokak lambasından gelen şavk odayı biraz aydınlatır. Hiçbir şey görmüyordum.
İçimde küçük bir panik kıpırdandı. Bir yere çarpmamaya çalışarak, yavaş yavaş bahçe penceresine yürüdüm ve dışarı baktım. Ağaçların siluetini hayal meyal seçebiliyordum. Rahatladım.
Tesadüfen, düğmeye dokunduğum an, bölgede elektrikler kesilmiş olmalıydı. Gökyüzü kapalı ve aysız olduğu için oda karanlığa bürünmüştü. Yatağa girdim ve düşündüm. Ya gerçekten kör olmuş olsaydım? Yaşamaya devam edebilir miydim?
Gözler en mucizevi, en esrarengiz uzvumuzdur.
İnsanın kendi vücudunda dokunamayacağı tek yer gözleridir.
Bu da çok gizemlidir: Devamlı güneşe bakamayacağınız gibi sürekli birisinin gözlerine de bakamazsınız.
Bir insanın bakılması en zor yeri gözleridir.
Kişi, en sevdiği insanın gözlerine bile uzun zaman bakamaz, ne de onu en çok seven birinin gözlerine uzun süre bakmasına dayanabilir. Dipsiz bir kuyunun ya da dik bir uçurumun eşiğinden geri döner gibi gözlerini ayırır. Neden? Ne var orada?

Her yaratığın göz yapısı değişiktir ve dünyayı değişik görür. Sanırım her yaratık yaşamak için ne görmesi gerekiyorsa onu görür. Ne azını, ne fazlasını. Bu da başka bir muamma.
Biz de ne çok uzakları görebiliriz ne çok ufakları. Atomları, atom altı parçacıkları, virüsleri, al ve beyaz yuvarları, derimizin altında kemikleri ve devinen organları çıplak gözle göremeyiz. Uzayın derinliklerini de.
Ama, ısrarla, çıplak gözle göremediklerimizi görmeye uğraşıyoruz, hiçbir gayret sarf edilmeden görülebilecekleri de görmemeye.
Gözler ufuk çizgisine kadar görür ve görmek ister çünkü ruh, beslenmek için bunu talep eder.
Nasıl kulak müzikle doyurulmak isterse göz de güzel şeylerle ona ziyafet çekilsin ister. Uzaklara bakmak, yeşil ve mavi görmek arzular.
Bazen ise, solucanın, karıncanın, kuşun ağzından düşen tohumun gördüğünü görmek için uzanmak, toprağa yakından bakmak gerekir.
Ama görmek için gözlerin açık olması her zaman yetmez.
Şehirlerde gözler yorgun ve açtır. Oralarda hep yakınlara bakar insan ya da binalara veya gözleri yere dikilidir görmeden veya bakar kördür. Dükkânlara, vitrinlerine, araçlara, binalara ve tanımadık insanlara bakmak yorar. Şehirli, bu nedenle argındır, ne olduğunu tam kavramadığı bir şeyin açlığını duyar.
Tanrı’ya ne kadar yakın olduğunuzu neyi gördüğünüz belirler.
Gözlerimiz parlak olan, ışığı yansıtan tek yerimizdir.
Romen oyun yazarı Eugene Ionesco “Gözlerim çok mu parlak?” diye sormuş.
Ne demek istemiş olabilir?

20 Nisan 2012 Cuma

Beyaz irislere bir böcek musallat oldu

Kırmızı siyah bir böcek. Çömelip bakınca iki tip olduğunu görüyorum. Birinin sırtında, yukarıdan aşağıya üç çizgi var: Kırmızı, siyah, kırmızı.
Diğeri, kırmızı siyah kare ve üçgenlerden bir desen taşıyor. Doğanın ressamlığı ve kusursuz zevki her zaman hayranlık uyandırıyor. Her bir yaratık daha güzel olamayacak kadar güzel.
Bahçede ilk defa rastlıyorum bu böceklere.
Herhalde içlerinden biri keşfe çıktı, buralardan geçerken irisleri gördü, tadına baktı, ve bağırmaya başladı: Koşun, koşun, iyi kalpli bir amca iris ekti, zehir de kullanmıyor, koşun, ziyafet var!
Tomurcukların suyunu emiyorlar. Açılan çiçeklerin içine doluşup solduruncaya kadar yiyorlar. Çiçeğin kusursuz güzelliğini bozuyorlar.
Bu da benim hoşuma gitmiyor.
Dün onları ellerimle temizlemeye çalışırken irislere gerilmiş örümcek ağları gördüm. Ağlardan birinde siyah kırmızı iki böcek debeleniyordu. Birinin üzerinde küçük bir örümcek vardı.
Dünyanın hali, böyle işte. Kırmızı siyah böcek irisi yiyor, örümcek kırmızı siyah böceği yiyor, sayısız yaratık örümceği yemek için sırada bekliyor.
Yumuşak ve protein dolu olduğu için, örümcek, kuşlar, kertenkeleler, kırkayaklar, akrepler, çamur arıları için ağız sulandırıcıdır. Çamur arıları yakaladıkları örümcekleri bayılttıktan sonra, yumurtalarını bıraktıkları minik çamur kovanlara yerleştirirler. Yavru arılar yumurtadan çıktıktan sonra örümceği yemeğe başlar.
Çamur arılarının da sayısız düşmanı, düşmanlarının da sayısız düşmanı var.
Doğada her canlı başka canlılar için yemdir. Gaddar bir yöntem gibi görünüyor ama başka yol yok. Dünyanın kaynakları kısıtlı. Her canlının bir başka canlının gıdası olması dahice bir idareli kaynak kullanımıdır.
Bu yöntemin başka avantajları da var. Sadece, başkaları tarafından yenmeme becerisi gösterenler, yani en güçlü, akıllı ve hızlı olanlar, çiftleşip çoğalabilir. Bu da yeni nesillerin en güçlülerden gelmesini sağlar. Bir başka faydası cinslerin aşırı çoğalmasını önlemektir.
Doğada tekel yok.
Doğa çokluk ve çeşitlilik sever. Yaşamın devamının güvencesi bundadır. Hiçbir yaratık, dünya kaynaklarını tekeline alıp, diğer canlıların yaşama hakkını ve alanın ortadan kaldıramaz. Buna izin yok.
İnsan özel izni varmış gibi davranıyor ama bu ölümcül bir yanılgıdır. İnsan doğanın kuralını anlayacak kadar akıllı, anladığını uygulayamayacak kadar aptaldır. Er geç, şişman göbeğini ve bankadaki paralarını geride bırakıp dinozorların yanında yerini alacak.
Bu arada, ben, gücümü kırmızı siyah böceklerden değil irislerden yana kullanıyorum, gördüklerimi ezip yok ediyorum. Ama biliyorum ki bu savaşım ümitsiz. Ben irislerden yanayım ama doğa kainatta en az bulunan şey olan hayattan yanadır. Hem irisleri yaşatacak, hem siyah kırmızı böcekleri.
Ne yaparsam yapayım.

6 Nisan 2012 Cuma

Deniz kenarında

Ozanköy
Adam deniz kenarında duruyor ve ufka bakıyor. Elleri cebinde, paltosunun yakası kalkık.
Denizden başka bir yerden esmesi mümkün olmayan bir rüzgâr var. Kokusundan, keskinliğinden belli. Sanki bilenerek iki mavi arasından geldi. O rüzgârı yüzünde hissediyor.
Doktordan kanser olabileceğini öğrendikten sonra geldi buraya. Deniz kenarı derin şeyler düşünme yeridir. Ölümden daha derin düşünce var mı?
Doktor bazı testler yaptırdı. “Sonucu birkaç gün sonra alırız,” dedi.
Ölümle baş başa kalan insan kalabalıklar içinde bile yalnızdır.
Suyun üstünden bir kuş sürüsü geçiyor. Ne kuşlar onun farkında, ne o kuşların.
Kıyısına gidip ona dertlerini anlatabilirsin ama deniz sadece kendisiyle konuşur. Hiç kimseye bir şey söylemez, ona da söylemedi.
Bir süre yürüdükten sonra arabasına binip işine gitti. Patronu olan hoş kadına, ayaküstü, kanser olabileceğini söyledi. Kadın “Bu gece bana gel,” dedi. Adam başını sallıyor ama evet mi, hayır mı anlamında, belli değil.
O akşam işten sonra kendi evine gitti. Kadının kapısının zilini ertesi gece çaldı.
“Dün gece gelmedin,” dedi kadın kapıda.
“Dün gece cesurdum,” diye cevap verdi adam, buruk bir gülümsemeyle.
Kapı arkalarından kapandı.
Bu sahneleri bir filmde gördüm. Adamın ölmeyeceğini biliyorum çünkü yıllarca süren bir dedektif dizisinin (Wallander) başrol oyuncusu. Nasıl bütün cinayetleri çözeceği kesin ise, kanserden ölmeyeceği de.

Ama aklıma şunları getirdi:
İnsan ölmek istemez çünkü sevdiklerinden ayrılmak istemez. En çok sevdiği de, kabul etsin, etmesin, kendi olduğuna göre, kendini arkada bırakıp bir yere gitmek istemez. Kendi olmadan ne yapacak?
Vücut devamlı tüketir ama hiç doymaz. Bağımlıdır. Günlere, paraya, kudrete, sevgiye, sekse, şöhrete, gıdaya hep açtır. Acıdan korkar. Hep okşanmak, pohpohlanmak ister. Ne kadar uzun oturduysa otursun, dünyanın sofrasından kalkmak istemez.
Asabidir, çünkü kalıcı olmadığını, sahibi olduğu hiçbir şeyin kendine mülk olmadığını bilir. Gidecek yeri olmadığından kalmak ister. Her bir hücresi ile, hiç ümit olmasa da direnir. Başını duvardan duvara vurur. Ağlar, isyan eder, kabul eder, teslim olur ama hep asık suratla, hep kandırılmışlık duygusu içinde.
Ruh ise tüketmez, kavrar. Bilgedir. Korkusuz ve sakindir. Rahattır. Nereden geldiğini nereye gideceğini bilir.
Ben ruhumun kayığına binerdim.
Vaveyla yapmadan ve ortalığı velveleye vermeden, Epiktetos’a atfedilen buyruğu yerine getirmeye çalışarak, olgun bir meyve gibi ölür, ölürken beni taşıyan ağaca teşekkür ederdim.

5 Nisan 2012 Perşembe

Tohumların dünyasında

Ozanköy
Tohumların dünyasında yaşıyoruz. Rüzgârda tohumlar uçuşuyor. Tohumlar, döne döne üşüye, okyanusları aşan rüzgârlarla, bir kıtadan başka kıtaya göç ediyor, yere düşüyor, ağaç oluyor.
Bahçemdeki siklamenler solarken birkaç çiçeğin tacında tohum topçukları beliriyor. Her birinin içinde küp şeklinde 30-40 küçük, kahverengi tohum var. Karıncalar tohumları kancalarına takıp yuvalarına götürüyor.
Bazen, karıncalar gelmeden önce, bir tohum saksının kenarından yere düşüyor ve bir çatlağın arasına sıkışıyor. İlkbaharda minnacık bir yaprak veriyor ve yumru haline gelmeye başlıyor. Yavaş yavaş, arasına sıkıştığı taşları itip çatlatarak kendine yer yapıyor ve büyümeye başlıyor. Büyüdükçe, olağanüstü bir yavaşlıkla, taşı itmeye ve çatlatmaya devam ediyor. Ta ki olgunlaşıp kendi tohumlarını verinceye dek, yumuşağın sertten güçlü olduğunu kanıtlayarak.
Yanardağ patlaması ile büyük bir bölümü yok olan, gerisi lavlar ve küllerle kaplanan adalar çok zaman geçmeden, rüzgâr ve su ve kuşlarının taşıdığı tohumlarla yeni bir bitki örtüsüne kavuşuyor.

Gelincik tohumlarının binlerce yıl filizlenme yeteneğini koruduğu söyleniyor.
Bazen kasvet veren bir süratle mevsimler mevsimleri, yıllar yılları kovalıyor.
Başka bir ağaçtan kesip toprağa soktuğum incir dalı bir sene sonra boyu iki metreyi aşan küçük bir ağaç haline geliyor. Acelesi var. Kışın yaprakları sararıp dökülüyor. Rüzgâr sararan yaprakları sürüklüyor. Yapraklar parçalana parçalana bir yerlerde durup çürüyor ve bir gün benim de yapacağım gibi, toprağa karışıyor.
İlkbaharda ağaç yeniden yaprak açmaya başlıyor. Başlangıçta yapraklar küçük çocuk avcu gibidir. Sonra büyüyerek hiçbir canlının onsuz yapamayacağı güneşin ışınlarını yakalamak için bir tuzak haline gelir.

Yaz sonuna doğru incirler olgunlaşmaya başlar. Benim için meyve olan incir ağaç için tohumdur. Olgun bir incir ağacında yüzlerce incir milyonlarca tohum vardır. Bahçemin birçok yerinde kendiliğinden biten incirler bunlardan geliyor. Bunların biri en önce olgunlaşan ve en lezzetli incirleri verir. Evin bahçe duvarı ile birleştiği yerde kendiliğinden çıktı. Evin yanında incir olmaz derler çünkü kökler büyük bir güçle ilerleyerek duvarları itmeye, onu meydana getiren taş veya tuğlalara zarar vermeye başlar. Verirse versin, diyorum.
Neslini yaymak için sadece tohumlarına güvenmeyen incir ilkbaharda köklerinden ve gövdesinden taze dallar çıkartmaya başlar. Ağaç iyice yaşlandığı zaman, onu kestiğinizde, kökündeki dallardan biri ağaç haline gelir ve alıştığınız meyveleri vermeye devam eder.
Tohum vermeyen veya tohuma sahip olmayan canlı yok gibidir.
“İnsan kendi tohumunun etrafında bir kabuktan başka bir şey değildir.”
Belki kâinat bile bir çekirdeğin ürünüdür. Ve doğa, tohumlar, kâinatın ruhudur.
Ve tohumlarla oynamak kâinatla oynamaktır.

30 Mart 2012 Cuma

Suya anlatılan kâbus

Ozanköy
Hava artık soğuk değil. Uyanınca kalkıp bahçeye bakan iki pencereyi de açtım. İçeri bahar kokuları girdi. Turunç hâlâ meyve yüklü ama yakında çiçek açacak. Tırmanan gül beyaz güllerini açmaya başladı.
Geri yatağa dönüyorum. Her sabah saatlerce orada konuşuyoruz. Bazen çay yapıp yatağa getiriyorum.
“Rüya gördün mü?” diye soruyorum.
“Kâbus gördüm,” diyor. Başımı çevirip ona bakıyorum. Yüzündeki ifade mutlu değil. Bana bakmıyor.
“Anlat.”
“Kâbus anlatılmaz. Musluğu açıp akan suya anlatırsın. Anneannemin dünyasında öyle idi.”
“Yapacak mısın?”
“Evet.”
Onu, musluğa eğilmiş, akan suya fısıldarken hayal ediyorum. Kâbus bahçedeki kuyuya akıyor. Oraya nüfuz etmiş ağaç kökleri tarafından, su ile birlikte emiliyor. Gövdeye yükseliyor. Dallara, yapraklara ulaşıyor. Ve, yapraklar nefes alıp verirken, havaya karışıyor ve dağılıp kayboluyor.
Erkeklerden çok şey bilen, onlardan daha güçlü olan, sırlara, değişik inançlara vakıf kadınlara has bir ritüel bu.
Belki çok eski. Mağara duvarlarına, meşale ışığında, yabani hayvan resimlerinin çizildiği, dünyanın dümdüz olduğu, sonuna geldiğinizde, dikkat etmezseniz, çığlıklar atarak yıldızlara kadar düşebileceğiniz çağlardan kalma.
O zamanlarda, belki, akarsulara anlatılırdı kâbuslar. Su alıp onları denizlere götürür, tuzlu suda eritirdi.
İlk sivrisineği, ilk kırlangıcı gördük. İncir ve nar dallarının ucunda yapraklar belirmeye başladı. Akasyalar ve erguvanlar çiçek açtı. Her yandan arı sesi geliyor.
Yağmurlar azaldı. Yakında ağaçları sulamaya başlamak gerekecek.

* * *
Öğleden sonra tek başıma bahçede otururken iki saksağan çıkageldi. Biri badem ağacına konup çağla yemeye, diğeri serviye oturup onu gözlemeye başladı. Gözlerken sık sık ve kısa kısa ötüyor. “Güvendesin, yemeğe devam edebilirsin,” anlamına geliyor bu ötüşler. Yiyen saksağan ara sıra ona cevap veriyor.
Her zaman çift dolaşan saksağanların çağla sevdiğini bilmiyordum. Sevmek bir tarafa çok seviyorlar, galiba, çünkü gözlemci saksağan gözlemeyi bırakıp diğer badem ağacına uçuyor ve çağla gagalamaya başlıyor. Oradan ötmeye devam ediyor ama eşi artık kendini güvende hissetmiyor. Susuyor. Yanına iki saksağan daha geliyor. Az sonra gözlemci saksağan da onlara katılıyor ve dördü birlikte uçup, biraz saksağan dedikodusu yapmak için, az ilerideki servinin rüzgârda sallanan yüksek dallarına konuyorlar. Bir süre oradan sesleri geliyor, sonra uçup gidiyorlar.
Akşama kadar bahçede oturuyorum. Güneş batınca kuşlar kayboluyor ve sesleri duyulmaz oluyor. En son kargalar kaçıyor. Dağa, pak az kimsenin uğradığı yerlere yaptıkları yuvalarına gidiyorlar. Oralarda bir yerlere saklanırsanız yatmadan önce grup halinde uçuştuklarını, oyun oynadıklarını görürsünüz.
İçeri girip ışıkları açıyorum ve ateşi yakıyorum.

24 Mart 2012 Cumartesi

Sabah onu çeyrek geçe

Ozanköy
Bu sabah saat onu çeyrek geçe uyandım. Saat yedide de uyanmıştım. Birkaç dakika daha uyuyayım derken üç saatten fazla uyudum.
Bazen böyle oluyor. Uyku konusunda vücuda suya götürülen eşek muamelesi yapmalı. Nasıl, susamış eşek, doya doya içmesi için serbest bırakılırsa, bırakmalı, vücut da uykudan ihtiyacı kadar içsin.
Portatif sandalyeyi badem ağacının altındaki lale çokumunun yanına kurdum ve kahvaltımı orada, açmış ve açmaya hazırlanan laleleri seyrederek yaptım. On Kıbrıs lalesinin hepsi açtı. Bir tanesi -ilk açan oydu- hepsinden yüksek. Diğerlerine yukarıdan bakıyor. İki yaprağın arasından yükselen inanılmaz narin bir sapın üstünde, rüzgarda hafif hafif sallanan şarap kırmızısı bir çiçek. Bazen, böyle zamanlarda, diğer canlılardan beni ayıran şey, kaybolacak sanırım. Ben o lale olabilirim, o lale ben. Bu duyguyu kaybetmemek istiyorum ama dev bir gaz kamyonu geçiyor ve eski halime avdet ediyorum. Ben benim, lale laledir ve ikimiz hiçbir zaman tek olmayacağız.
Oysa bir süre o lale olsam, dünyayı bir lale olarak algılasam ne kadar harika olur. Elbisesiz ama çıplak değil. Bir yarım toprakta, bir yarım havada, hücre hücre büyüyerek, güneş ışınlarına ve suya hassas.
Laleler hafifçe doğuya meyilli. Daha çok ışık almak için ağacın gölgesinden uzaklaşmaya çalışıyorlar.
Sonra kalkıp, haftanın birçok gününde yaptığım gibi, Kratos Oteli’nde yüzmeye gittim. Bikinili bir genç kadın, suratı asık, havuzun kenarına dayadığı açık kollarından destek alarak suda sekip duruyordu. Diğer uçta şişman bir adam ve üç dört yaşındaki kızı vardı suda. Anne, giyinik, havuz yataklarının birinin ucuna ilişmiş habire fotoğraf çekiyordu. Adam biraz önce beni durdurup Arap aksanıyla konuştuğu İngilizcesiyle jakuzinin nerede olduğunu sormuştu.
Bu lale bu kırmızıyı nereden buluyor, çiçek renklerinden hiçbirine sahip olmayan toprağın, havanın neresinden, hangi sihirbazlıkla bu boyaları çıkartıyor? Sadece kırmızı değil. Petallar açılınca göbeğinde sarı kırmızı bir desenin oturduğu görülüyor.
Bu konuda yazılmış bir kitabı karıştırınca çiçeklerin renk yapmak için olağanüstü karmaşık bir kimyasal süreç kullandığını öğreniyorum.
“Bütün bitkilere rengini veren pigmentler; molekülleri karbon, hidrojen ve oksijen elementleri içeren bileşiklerdir. Azot ve kükürt atomlarının da katkısı var,” diyor kitap. İyonlardan, atomlardan, elektron kabuklarından, metabolik yollardan bahsediyor.
Bu açıklamalar beni tatmin etmiyor. Bu güzelliğin salt bazı karmaşık kimyevi oynaşmaların sonucu olabileceğine kendimi ikna edemiyorum. Dünyanın, lalelerin de bir parçası olduğu bu yürek titretici güzelliklerinin muhakkak başka bir boyutu var.
Geceleyin ateşin önünde otururken arkadaşım Bach’ın çello süitlerini dinlemek istiyor. Diskçalara altı numaralı süiti koyuyorum. Yazılmış en harika müzik parçalarından biri olan Prelüd duyuluyor.
“Ne aklına getiriyor?” diye soruyorum. “Bach, çıplak, kollarını açmış, çimenlerde koşuyor,” diyor.
Bu müzikte de notalarla ve melodiyle açıklanamayacak, zamanın altında ve üstünde, nereden geldiği meçhul, doyulması, anlaşılması mümkün olmayan bir güzellik var. Hayatım boyunca yazdığım bütün yazılar bu müziğin bir tek notası etmez, diye düşünüyorum.

16 Mart 2012 Cuma

Goncolozlara lokma ve gollifa

Ozanköy
Çocukluğumda her yıl lokma günü vardı. O gün anneler lokma yapardı. Birkaç çeşit lokma vardı. Şerbete batırılmış şekerli lokma ve şekersiz lokma ve içine tavşan eti konup yağda kızartılan ve adına lalangı denen lokma. Lalangı avlanmış ova tavşanının etinden pişirildiği için her evde yapılmazdı.
Son gerçek Kıbrıslılardan olan komşum Gonca’ya sorunca lokma gününün üç ayların ilk cuması olduğunu öğrendim. Son ayı ramazan olan üç aya, üç aylar denir. Üç aylar bu sene 22 Mayıs’ta başlayacağına göre lokma günü 25 Mayıs olacak.
Rumların da lokma günü var. Onlarınki 6 Ocak’ta, İsa’nın Ürdün Nehri’nde vaftiz edildiği günün yıldönümünde.
Lokma devrinde adada goncolozlar da vardı. Hala var mı, bilmiyorum. Goncoloz kötü ruhlu bir hortlaktır. Baştan aşağı siyah giyer. Uzun kanatları var. Karanlık bastıktan sonra damlarda bekler. Özellikle koyu kış gecelerinde gelir, bir fırsat kollayıp eve sızar, çocukların ruhuna girer. Bu çocuklar kötü insan olur.
Anneler çocuklarını “Goncoloz gelecek,” diye korkuturdu.
Annemi kızdırdığımda, ki bu sık sık olurdu, “adi” veya “melun” demediği zamanlar bana “Karagoncoloz” derdi.
Lokma yapıldığında, bazı evlerde damlara goncoloz için bir tabak lokma konur veya lokma atılırdı. Gönlü alınsın ve o eve girmesin diye.
Goncolozdan dehşetli korkardım. Arkadaşım Bekir Azgın benden betermiş. Çocukluğunu geçirdiği Bodamya köyünde, kışın, goncoloz korkusundan haftalarca gece sokağa çıkamazlarmış.
“Bizim köyde dama lokma falan konmaz,” dedi Gonca. “Bunu Müslümanlar yapmaz. Rumlar yapar.”
Bekir Azgın ise Rumların goncoloza rüşvet olarak lokma değil gollifa verdiklerini söylüyor. Gollifa Rumların da Türklerin de özel günlerde yaptığı bir türlü tatlıdır. Buğday yumuşayıncaya kadar kaynatıldıktan sonra içine nar tanesi, kaynatılarak kabuklarından ayrılmış badem içi, kuru üzüm ve susam konur ve soğuk yenir.

Bunları, geçenlerde, Afrika’nın Tsavo bölgesinde yaşayan aslanlarla ilgili bir kitap okurken hatırladım. Tsavo’da dönümlerce lav kaplı bir bölge var. Üzerinde hiç bitki olmayan bu bölgenin adı Şeytan Lav Yatakları’dır. İki yüz yıl kadar önce burada dev bir yanardağ patlaması olmuş, birçok köy insanları ile birlikte lavlar altında kalmış. O yakınlarda yaşayan yerliler bazen geceleyin lavların altında hapsolan insanların yakaran çığlıklarını duyarlarmış. Kitabın yazdığına göre, bu huzursuz ruhların insan avına çıkmaması için yerliler bazı geceler gizlice Lav yataklarına gidip yemek bırakırlarmış.
Aralarında binlerce kilometre bulunan, birbirine hiç benzemeyen iki yerdeki adetlerin benzerliği ilgimi çekti. Ve bir daha anladım ki sınır denilen şey sadece insanların beynindedir.
Adanın Türk tarafında lokma ve gollifa geleneği yok olmak üzere. Bunun goncoloz nüfusu üzerindeki etkisi ne, bilmiyorum.